Tutunamayanlar Hakkında "Oturup Aptal Gibi Düşündüm"
Bir ölüye değil ölmemişlere ağıt tutunamayanlar. "Öyle okudum" derdi İlhan Berk. Kendini durdurmak tutunamamaktan farklı: Tutunabilenlerin tarafına kolayca konulabilir kendi yaşantısına nokta koyan adam: Ölmüş Selim. Belki bile isteye tutunmamıştır ama tutunamamış denemez ona. Reddetmek çünkü, ağır başlı bir dahil olmayı, bir kararı (ki karar tutunmakla özdeştir çokça), tutulunulamayana okkalı bir tavrı imliyor. En azından tutunamama durumunun sürekliliğini kırıyor Selim.
Yok Turgut'ta bu kudret, güdü, isabet, dirayet. Esas oğlan Turgut için "tutunmuş" diyor Selim: Hanım ve çocuklarla delillendirir gibi de oluyor. Durmadan ve pek inceden ve şatafatsız sızılar içinde Selim'in son edimini sorgulayan Turgut, aslında bu hayata dair uç bir tavır olarak ululuyor onu. Bir yandan yası tutulan şeyi ululamak. "Öyle okudum". Bin türlü yazın tekniğiyle, sadelikle, cinasla, yaşamı yaşamımıza yaklaştırılarak, müşterek kaygılarla, empatiyle, sempatiyle, bir çeşit arabesk katarsisle ve bazen Pamuk'un küçümsediği "Ah, canım Selim" dedirterek kendini sevdiren Selim. Karşımızda onu üzen her şey, koskocaman bir hayat kurmacası, bir çeşit "kahpe devran, zalim felek" örgüsü: Allah'ım, onu neden yalnız bıraktın? Neden, yalnızlığının verdiği çaresizlikle cansıkıcı ilişkiler kurmasına izin verdin? Neden, geçirdiği her dakikanın hesabını sordun, içini ezdin? Neden, suçluluk duygusunu üzerinden atmasına yardım etmedin? Neden, apartmanın bodrumunda saklambaç oynarken Ayla'yla yalnız kaldığında kıza dokunacak cesareti vermedin ona? Oysa, bu çeşit küçük cesaretleri en değersiz kullarından bile esirgememişsindir. İlk okumada ve her düz okumada Selim'in tutunamadığı o her şeye sessizce kız. Bazen mahzun edilerek, bazen sessiz ve derinden gülemeden gülümseyerek. "Selim Işık / Tek ve Türk". Kapıl en derin romantizme, ölü sevicilerden ol. Üzül Selim'e, Selim için üzül. Ölü Selim. Selim ölü. Turgut: Geride kalan. "Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?" diyor ya Enis Batur. Kalım. Kendi dileğiyle göçmüş bir Selim. Romanın alınyazısı da belki bu iradi şokla kurgulanıyor. Gülen, mahzun/muzip Atay, elinde kalem. Kitap Selim'in kendine kıymış olduğu bilgisini hep diri tutmalı, tutuyor. Bir yandan her şey. Her şey bir yandan Turgut'ta Turgut'a, Turgut'un içinde, kafasında, zihninde oluyormuş gibi dursa bile o yönetmiyor akışı ve fakat kurban da sayılamaz.
İstemle sahneyi bırakmış bir Selim kesintisiz kurulmakta ve Selim'e ağıtmış gibi yapıyor roman. Turgut iz sürmede. Peki ne arıyor? Geride kalan Turgut. Sınırlı kendinde debeleniyor ve bölünürken dahi başka benliklere (Olric hazretleri ve türevlerine) Selim'i özlüyor. "Ah Canım Selim". İşte tam oralarda (nerelerde?) bir şeyler oluyor ve Selim kahraman / kurban / ölü / zavallı / korkak / güçlü bir yokluk gibi görünüp kayboluyor. Selim'i katmanlar arasında durmadan kaydırıyor: Bir artı ürün koyuyor kafamıza Atay. Ölü Selim ölün nerde? Aslı yok aşırı bir imge: bir simulakra. Herkes referanslı bir tek yokluk. Beş harf, on bin hikaye: Selim: biricik. Aslan Selim kaplan Selim, gittin de bıraktın bizi. On bin derenin suyuyla dolmuş küp paramparça: Mezar-içre-kemik-Selim. Tam dönüşecekken İntihar şakşaklığına bilğiçliğe bulaşmayan toplumbilim önermeleri, sıkıcıya mesafeli erdem tümceleri: Atay'ın kafasındakiler. "Toplum kişiye içkindir, o kişi atipik olsa da" diyor Oğuz Demiralp. Merhum'u Allah affetsin derken birden Turgut'a da ağlanabilir. Turgut: geride kalan. Selim, Turgut'un iç düşüncesi. Kitap her yerde yok-Selim'in üstünden kendi ötesinde bir yere, dilin olanaklarını sabırla zorlayarak yol alıyor ve kendi yapıldığı hamurun ötesini çağrıştırıyor. Az bu, nadir. Kelimeleri çok acayip diziyor Atay: Ölü Selim şahlanıyor: Anlatmadan anlaşılmaya aşık Böyle adama (Darılma ama) Yaklaşmaz hiçbir güzellik, Doğduğu günden beri kalbinde bir delik, Almak için bütün sızıları içine. En kötü zaten olmuş havası. Mahzun/muzip Schopenhauer. Öyle ya fırlatılmışız. Deli/ciddi Heidegger. Selim'in Allah'ı korkunç: Atay. Ölmüş Selim'in kabullenilmiş genel bir dünyanın eksiklikleriyle derdi yok: Net bir şundan ya da bundan ötürü kapamıyor gözlerini. Sezdirmeden ve fakat kuvvetlice, gündeliğin içinde kaybedilerek ve derinden büyük metabolizma ifşa ediliyor: "Neyin var? / Bir şeyim yok" der gibi. Turgut masaya oturup pilav yiyor: vidalar gevşek ve de varoluşsal. "Yaşam acısı" demişti Virrilio. "Kalabalık" diyor Atay ve her şeyin ipini pazara çıkarıyor: Benim, Turgut Özben'in özbenliği. Kelime oyunu yapıyorum, oyuna getiriyorum. Kendimi ele vermiyorum. Selim in gerçekleştirdiği o son edim: "kendine kıymak". Tepemizde sallanır. Her kelimesinde tutunamayanların o işin isi-pası var sanki. Ölü Selim görünmeden beliriyor. Gölgesi düşüyor kendi varoluş tantanamızın üstüne: Selim Turgut'un iç düşüncesi. Okur mahzun ediliyor. Ama yine de "Selim'in beklenmedik intiharı" desek olmaz. "[B]öyle okudum". Ah Atay intiharı ilk sayfalarda bildirmeseydi, olmazdı böyle. Herkesin yaptığı şeyin, buna "idare etmek / edilmek" denebilir radikal bir reddini Selim'e yakıştır(a)mayanlar çok olurdu. Derhal bildiriyor oysa, sonradan Selim'i tutunabilenin gözünde küçük düşürecek bir edimi, tutunana "yazık Selim'e" dedirtmek için bal gibi kullanıyor. Atay tutunabildiğini zannedeni inceden öteliyor. Turgut sağ, Selim ölü. Selim Turgut'un iç düşüncesi. Tutunamayanlar tutulunamayanı anlatıyor en çok. Tutunulacak herhangi bir şeyin yokluğunun bilgisinin imi: Selim. Selim'in dramatik sonu. Çıksa gelse Selim (Çıksa gelse Selim). Atay "bat dünya bat" yazıyor bir bölümün sonuna. Öyle ki ölmemiş okur şuursuz, tüm yaşamı soruşturmak durumuna itiliyor (Atay fotoğrafında hep gülüyor) ve dahası bunu, yaparken buluyor kendini. "Canım Selim, nasıl kıydın kendine?" sorusu dönüşlü: "Giyindim mi" demek gibi. Atay durmadan tanıdık dünyadan cin gibi tasvirler, bıçkın mizah, ağlamaklı önermeler getirerek Selim'in sonu yüzünden ötelemek isteyeceğimiz hayatını bize yaklaştırıyor ("seni sevmeyen ölsün"). Okur sağ Turgut'la baş başa. Ve Selim'in kendini öldürüşünü kendine yakıştıramamak sayfalar döndükçe zorlaşıyor çünkü. Atay Selim'i özel-biricik konumdan alıp her insan yapıyor. Turgut, dikkat buyurulunsa, tüm roman boyunca okur koltuğunda oturur gibidir. Atay baş kahramanla okurun ayrımını bilerek solduruyor. Okur Turgutlaşıyor. Turgut: Geride kalan.
Uzak sorulara, bizim kurmaya pek / hiç yanaşmayacağımız öte-önermelere yol veriyor Atay. Bunlar Selim'i Turgut karşısında daha tutunabilir kılıyor. Turgutlaşan okuyucu / okuyuculaşan Turgut bir kez daha büyük tutunamayan oluyor: "Büyük turist" derdi Palaihinuk. Ve Atay Selim'i hep haklı çıkarıyor. Selim Turgut'un iç düşüncesi
soan
Yok Turgut'ta bu kudret, güdü, isabet, dirayet. Esas oğlan Turgut için "tutunmuş" diyor Selim: Hanım ve çocuklarla delillendirir gibi de oluyor. Durmadan ve pek inceden ve şatafatsız sızılar içinde Selim'in son edimini sorgulayan Turgut, aslında bu hayata dair uç bir tavır olarak ululuyor onu. Bir yandan yası tutulan şeyi ululamak. "Öyle okudum". Bin türlü yazın tekniğiyle, sadelikle, cinasla, yaşamı yaşamımıza yaklaştırılarak, müşterek kaygılarla, empatiyle, sempatiyle, bir çeşit arabesk katarsisle ve bazen Pamuk'un küçümsediği "Ah, canım Selim" dedirterek kendini sevdiren Selim. Karşımızda onu üzen her şey, koskocaman bir hayat kurmacası, bir çeşit "kahpe devran, zalim felek" örgüsü: Allah'ım, onu neden yalnız bıraktın? Neden, yalnızlığının verdiği çaresizlikle cansıkıcı ilişkiler kurmasına izin verdin? Neden, geçirdiği her dakikanın hesabını sordun, içini ezdin? Neden, suçluluk duygusunu üzerinden atmasına yardım etmedin? Neden, apartmanın bodrumunda saklambaç oynarken Ayla'yla yalnız kaldığında kıza dokunacak cesareti vermedin ona? Oysa, bu çeşit küçük cesaretleri en değersiz kullarından bile esirgememişsindir. İlk okumada ve her düz okumada Selim'in tutunamadığı o her şeye sessizce kız. Bazen mahzun edilerek, bazen sessiz ve derinden gülemeden gülümseyerek. "Selim Işık / Tek ve Türk". Kapıl en derin romantizme, ölü sevicilerden ol. Üzül Selim'e, Selim için üzül. Ölü Selim. Selim ölü. Turgut: Geride kalan. "Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?" diyor ya Enis Batur. Kalım. Kendi dileğiyle göçmüş bir Selim. Romanın alınyazısı da belki bu iradi şokla kurgulanıyor. Gülen, mahzun/muzip Atay, elinde kalem. Kitap Selim'in kendine kıymış olduğu bilgisini hep diri tutmalı, tutuyor. Bir yandan her şey. Her şey bir yandan Turgut'ta Turgut'a, Turgut'un içinde, kafasında, zihninde oluyormuş gibi dursa bile o yönetmiyor akışı ve fakat kurban da sayılamaz.
İstemle sahneyi bırakmış bir Selim kesintisiz kurulmakta ve Selim'e ağıtmış gibi yapıyor roman. Turgut iz sürmede. Peki ne arıyor? Geride kalan Turgut. Sınırlı kendinde debeleniyor ve bölünürken dahi başka benliklere (Olric hazretleri ve türevlerine) Selim'i özlüyor. "Ah Canım Selim". İşte tam oralarda (nerelerde?) bir şeyler oluyor ve Selim kahraman / kurban / ölü / zavallı / korkak / güçlü bir yokluk gibi görünüp kayboluyor. Selim'i katmanlar arasında durmadan kaydırıyor: Bir artı ürün koyuyor kafamıza Atay. Ölü Selim ölün nerde? Aslı yok aşırı bir imge: bir simulakra. Herkes referanslı bir tek yokluk. Beş harf, on bin hikaye: Selim: biricik. Aslan Selim kaplan Selim, gittin de bıraktın bizi. On bin derenin suyuyla dolmuş küp paramparça: Mezar-içre-kemik-Selim. Tam dönüşecekken İntihar şakşaklığına bilğiçliğe bulaşmayan toplumbilim önermeleri, sıkıcıya mesafeli erdem tümceleri: Atay'ın kafasındakiler. "Toplum kişiye içkindir, o kişi atipik olsa da" diyor Oğuz Demiralp. Merhum'u Allah affetsin derken birden Turgut'a da ağlanabilir. Turgut: geride kalan. Selim, Turgut'un iç düşüncesi. Kitap her yerde yok-Selim'in üstünden kendi ötesinde bir yere, dilin olanaklarını sabırla zorlayarak yol alıyor ve kendi yapıldığı hamurun ötesini çağrıştırıyor. Az bu, nadir. Kelimeleri çok acayip diziyor Atay: Ölü Selim şahlanıyor: Anlatmadan anlaşılmaya aşık Böyle adama (Darılma ama) Yaklaşmaz hiçbir güzellik, Doğduğu günden beri kalbinde bir delik, Almak için bütün sızıları içine. En kötü zaten olmuş havası. Mahzun/muzip Schopenhauer. Öyle ya fırlatılmışız. Deli/ciddi Heidegger. Selim'in Allah'ı korkunç: Atay. Ölmüş Selim'in kabullenilmiş genel bir dünyanın eksiklikleriyle derdi yok: Net bir şundan ya da bundan ötürü kapamıyor gözlerini. Sezdirmeden ve fakat kuvvetlice, gündeliğin içinde kaybedilerek ve derinden büyük metabolizma ifşa ediliyor: "Neyin var? / Bir şeyim yok" der gibi. Turgut masaya oturup pilav yiyor: vidalar gevşek ve de varoluşsal. "Yaşam acısı" demişti Virrilio. "Kalabalık" diyor Atay ve her şeyin ipini pazara çıkarıyor: Benim, Turgut Özben'in özbenliği. Kelime oyunu yapıyorum, oyuna getiriyorum. Kendimi ele vermiyorum. Selim in gerçekleştirdiği o son edim: "kendine kıymak". Tepemizde sallanır. Her kelimesinde tutunamayanların o işin isi-pası var sanki. Ölü Selim görünmeden beliriyor. Gölgesi düşüyor kendi varoluş tantanamızın üstüne: Selim Turgut'un iç düşüncesi. Okur mahzun ediliyor. Ama yine de "Selim'in beklenmedik intiharı" desek olmaz. "[B]öyle okudum". Ah Atay intiharı ilk sayfalarda bildirmeseydi, olmazdı böyle. Herkesin yaptığı şeyin, buna "idare etmek / edilmek" denebilir radikal bir reddini Selim'e yakıştır(a)mayanlar çok olurdu. Derhal bildiriyor oysa, sonradan Selim'i tutunabilenin gözünde küçük düşürecek bir edimi, tutunana "yazık Selim'e" dedirtmek için bal gibi kullanıyor. Atay tutunabildiğini zannedeni inceden öteliyor. Turgut sağ, Selim ölü. Selim Turgut'un iç düşüncesi. Tutunamayanlar tutulunamayanı anlatıyor en çok. Tutunulacak herhangi bir şeyin yokluğunun bilgisinin imi: Selim. Selim'in dramatik sonu. Çıksa gelse Selim (Çıksa gelse Selim). Atay "bat dünya bat" yazıyor bir bölümün sonuna. Öyle ki ölmemiş okur şuursuz, tüm yaşamı soruşturmak durumuna itiliyor (Atay fotoğrafında hep gülüyor) ve dahası bunu, yaparken buluyor kendini. "Canım Selim, nasıl kıydın kendine?" sorusu dönüşlü: "Giyindim mi" demek gibi. Atay durmadan tanıdık dünyadan cin gibi tasvirler, bıçkın mizah, ağlamaklı önermeler getirerek Selim'in sonu yüzünden ötelemek isteyeceğimiz hayatını bize yaklaştırıyor ("seni sevmeyen ölsün"). Okur sağ Turgut'la baş başa. Ve Selim'in kendini öldürüşünü kendine yakıştıramamak sayfalar döndükçe zorlaşıyor çünkü. Atay Selim'i özel-biricik konumdan alıp her insan yapıyor. Turgut, dikkat buyurulunsa, tüm roman boyunca okur koltuğunda oturur gibidir. Atay baş kahramanla okurun ayrımını bilerek solduruyor. Okur Turgutlaşıyor. Turgut: Geride kalan.
Uzak sorulara, bizim kurmaya pek / hiç yanaşmayacağımız öte-önermelere yol veriyor Atay. Bunlar Selim'i Turgut karşısında daha tutunabilir kılıyor. Turgutlaşan okuyucu / okuyuculaşan Turgut bir kez daha büyük tutunamayan oluyor: "Büyük turist" derdi Palaihinuk. Ve Atay Selim'i hep haklı çıkarıyor. Selim Turgut'un iç düşüncesi
soan
0 Comments:
Post a Comment
<< Home